Senelerdir konuk etmeyi dört gözle beklediğimiz ve şahsına büyük bir heyecanla sorular sormak istediğimiz altkültür mücahidi Alper Erkut’un askerden dönmesi şerefine kendisiyle yaptığımız “Şimdi Ne Sik Yapıyorlar?” serisinin çok keyifli ilk bölümünü yayınlıyoruz! Her ne kadar bir aralar kendisi bu çorak topraklarda bazen Bokistan ve çevresi bölgelerde bazense Maltepe, Kartal ve Akmar Pasajına yakın yerlerde 1 kuruş para talep etmeden can hıraş kendini yırta yırtıla, söke söktüre, bağıra çağıra SANATI VE SANATÇIYI YAYMAK için çok büyük uğraşlar verip bu uğurda çok gözyaşı dökse de sonradan bir dönem mola paspasına dönmek zorunda kalarak elini eteğini buralardan çekmiş ve sukûnet içinde invizaya çekilme politikası sergilemiştir. Başlarda hitap ettiği grup spektrumu çok genişken sonrasında ani ve katastrofik olarak gruplarla art arda yaşadığı iddia edilen iletişim problemleri ve önü kesilemeyen çatışmalar silsilesi sonucu bu spektrumu daraltmak durumunda kalmıştır. Christopher Columbus’un zamanında Amerika’yı keşfederek tüm dünyayı etkilemesi gibi kendisi de Burgazada’yı keşfederek bu yüce ganimeti Türkiye halkları özgür dayanışması konfederasyonu alt birlik fanzin ve punk kardeşliği 1980-2023 kesintisiz tarih kolektifinin oluşturduğu gizli örgütlenmelere bağışlamış ve bu kutsal yerleri BİZ altkültür gençliğine emanet etmiştir. Sırf biz konserlere çıkabilelim, kendimizi ifade edebilelim, sanatımızı icra edebilelim diye günde 2 saat uykuyla aylarca ayakta kalmaya çalışan bir reis… Sen hiç merak etme… Biz hepsine layıkıyla bakacağız, gözün ASLA arkada kalmasın arslanım… Ya şimdi buraya yazılabilecek çok şey var ama artık çok yazasımız yok. Bir de zaten kendisi ADSL’den girip Ouroboros yılanından çıkmış, bi ton muhabbet, oku oku bitmiyo amına koyim. Kendisine Rotting Scene ailesi hakkındaki sevgi dolu sözleri, verdiği engin felsefe ve sosyoloji birikimi dolu açık sözlü cevapları için saygılarımızı sunarız.

Neucomers

1) Neden seneler seneler öncesinde daha yeni yetme 2015’li punk grupları dahi yok iken Bokistan’da yaptığınız “Noisy Sins of Insect” gibi müzik projeleriniz hiç siklenmedi lakin yurtdışında deli gibi dinlendi, Last.fm’de milyonlarca scrobb’landı, seneler sonra dahi plakları basıldı? Bokistan sınırlarında yeterli değeri görmemesini neye bağlıyorsunuz?

Nsoti’de 2005 yılının sonlarına doğru çalmaya başlamıştım. 2006 yılının başlarında yeni kadro ile konserler verir hale gelmiş, Avrupa da turlayan yabancı gruplara İstanbul konserleri için yardım eli uzatmaya başlamıştık. O gruplar geldiğinde onlar için ayarladığımız konserlerde birlikte sahne alarak mutlu zamanlar geçiriyorduk. Peyote’de Truth We Defend, Lifelock, Missed Clown ile yaptığımız konseri hatırlıyorum; o zamanlar Peyote’de punk, hardcore vs. konserleri adına bildiğim kadarıyla durum pek parlak değildi, bu tarz konserler genelde Taksim’in farklı mekanlarında cereyan ediyordu. Bizden önceki jenerasyonların nerelerde konser verdiğini az çok biliyor, konserlerine gitmeye çalışıyordum fakat bunlar benim/bizim dahil olduğumuz dönemden önceydi ve bilginin henüz bütün bir şekilde web arşivlerlerinde stoklanmadığı, hayatlarımızın şimdiki gibi sanalda yaşanmadığı zamanlarda olmuştu, biz onların devamıydık ve bu önlenemez şekilde olmaya devam ediyordu. (Bu noktada Dial Up sonrası ADSL’nin TR’ye girişi, bilgi akışının hızlanıp, subculture, DIY, punk’a ait terimlerin içselleştirilmesi önem arz ediyor, bunlardan önce fanzinleri vardı tabi). Dediğim gibi bizden önce de bir sürü şey olmuştu, herkes elinden geleni yapmıştı ya da hala yapıyordu dolayısıyla tek siklenmeyen biz değildik, ne ilktik ne son olacaktık bu konuda. Zaten kim tarafından siklenecektik ki? Her şey herkes için yeni sayılırdı. Ayrıca siklenmek önemli değildi hatta bizim tarzlarda müzik yapan kimsenin umrunda bile değildi bu, yeraltı müziğinin siklenmeye ihtiyacı yoktu, adı üzerinde yeraltı müziğiydi ve kendi kültü ile mutluydu, geniş kitlelere yayılıp ana akıma hitap etme çabası içerisine girmezdi. Sanatın görevi salt kendi formuyla direnmekti, toplumu hizaya getiren soyut fakat hissedilir kalemlere karşı karşıtlık ve düzensizlik ilkesini benimseyerek gözlemcinin zihninde özgürlükle bağdaştırdığı bir diyalektik oluşturuyordu. Tabiki herkes gençti, sevilmek istiyordu fakat eğilimler ve dürtüler şu anda olduğu gibi fabrika çıkışlı, metalaşmış, hisler ise kategorilenmiş ve fragmanlara ayrılmış bölümlerden oluşmuyordu severek, içimizden gelerek, kaygısızca yapıyorduk işte. Şimdiki gibi facebook, instagram açıp, bir tekli yayınlayıp akabinde oluşacak dalga boyut analizinin sonucu sonrasında çeşitli stratejiler kurarak x yerde gerçekleşecek bir adet konsere adını yazdırdıktan sonra ünlü olmaya çalışma mücadelesi yoktu bu tarz müzik yapan grupların. Düşüncesi olsa bile üretim alanlarına hakim “küçük burjuva” sizin de belirttiğiniz üzere toplumun bu tarz müziklere talep etmemesi sonucunda, pazarda yeri olmadığından dolayı bizi/sizi siklemezdi. Neden siklesin ki? Küçük burjuva satın alıp daha yüksek fiyata satabileceği hafif ve evcilleştirilmiş malı siklerdi çünkü farkında olmadan tektiplemiş ya da tektipleşmeye müsait olan toplumda talep gören mal genel hatlarıyla şimdi olduğu gibi üç aşağı beş yukarı aynıydı, tohumsuz, steril, baş ağrısından uzak. Kim ne yapacaktı pazarda yeri olmayan, konserine 20 kişinin geldiği şarkılarında ne dediği belli olmayan grupları? Kısacası siz ve biz büyük klüpte değiliz, üzgünüm. Şaka bir yana kimseye saygısızlık yapmak istemem, herkesin kendi gerçekleri ve doğruları mevcut. Bu gerçekler ve doğrular durumdan duruma değişkenlik göstermekte. Herkes ucundan köşesinden haklı kısacası ortada tek bir doğru yok, şartlar ve şartlara göre alınan pozisyonlar var. Canıyla başıyla klübe kabül görmeye çalışan arkadaşlara saygılarımı ve sevgilerimi yolluyorum. Bu arkadaşlara ufak bir hatırlatma; kültür endüstrisinde hakimlerin çıkarları için muhafaza edilmesi adına ön gördükleri piyasa dinamiklerine ilerlemeci bir bakış açısıyla kucak açarak, her türlü maymunluğu kabullenip, rıza göstermeniz, evcilleşmeniz, kurtken köpek olmanız, kendi bakış açınızdan daha çok toplumun beğenilerini gözetip standartlaşmanız gerekmekte. Çevresel faktörlere ayak uyduranların hayatta kalacağı bu yarışta tüm arkadaşlara başarılar dilerim.

Bir zamanlar Peyote’de çaldığımız için farklı tarzda müzik yapan gruplarla tanışıp neşeli dostluklar ediniyorduk. Screamo grubu olmamıza rağmen Change of Plans, Proudpilot, Kim Ki O gibi farklı tarzlara sahip muhteşem gruplarla sahne alabiliyor, onlarla arkadaş olabiliyor, aynı sahneyi paylaşmanın keyfini paylaşabiliyorduk. Bir onlar siklerdi bizi, belki farklı geliyorduk, belki komik. Şimdi geriye dönüp baktığımda o zamanlar beraber çaldığımız farklı beğenilere hitap eden gruplarla punk gruplarının yanyana gelebilmesi oldukça zor görünüyor. Hayat fragmanlara bölündü, düşünsel sterilizasyon işlemi toplum içindeki farklı kategorilere ayrılmış talep grupları adına organize edildi. Durdurulamayan zaman tarafından vakitler tamamlandı, fazla beklenti hayal kırıklığı yaratırdı, körpe umutlar yerini öfkeli çaresiz duygulara, pragmatik çıkarlara, meta rızasının zorunlu çıkmazına gömülerek karanlık, soyut dehlizlerde şizofrenik darbelere maruz kalan birey için kurulan zihinsel hapishanelerin içinde onu prangalarıyla kalmaya mutlu eder, bu hapishanelere rıza gösterir hale getirdi.

Biz ve bizim gibi grupların PR - halk ile ilişkiler kısmı eksikti, zaten istesek de bu eksiği tamamlayamazdık. Müziğin kendisi bu duruma bir antitez oluşturuyordu. Bildiğiniz üzere punk sadece bir şey değildi, içerisinde bir çok diyalektik barındırırdı. Yıkmaktı aslında yapmaktı, dışavurumdu, içe kapanıklıktı, üzüntüydü, küçük şeyleri paylaşmanın sevinciydi, dertlerdi, sevinçlerdi, bağırmalar çağırmalar arasında bir çok anlamı vardı, bir yandan bu büyük gerçekliğin ve içinde insana ait olan sorunların evrenselliği ele aldığında hiç bir anlamı yoktu, belki de sentez anlamı tam olarak buydu.

2005 yılında herkes tarafından kullanılabilir hale gelen ADSL(ADSL öncesi Dial-up dönemini anlatacak arkadaşlar da çıkacaktır elbet, ben oraya yetişemedim fakat ADSL ile birlikte bilgi akışının hızlandığı konusunda hepimiz hemfikir olabiliriz sanırım) sayesinde forum ortamlarıyla, soulseek’ten müzik indirmeye, oldskool Myspace ile tanışmaya başlamıştı jenerasyonumuz. Soulseek (bence hala müthiş bir kaynak) ve oldskool Myspace yeni müzikler keşfedip, yurt dışındaki yeraltı/DIY müzik ortamlarında bizim gibi çalışmalar sürdüren yabancılarla tanışmak, onların etiketlerinden ürün çıkartmak için müthiş bir adresti. Sürekli yeni insanlarla tanışıyor, onların bağımsız etiketlerinden kaset,cd,plak bastırmaya çalışıyorduk. Nsoti bu tanışmaların ve paslaşmaların sonucunda hali hazırda çok öncelerden dinleyicisi olan Amerika ve diğer Avrupa ülkelerinde dinlenmeye, punk’ın bir çok damarından biri olan screamo janrında adını bir şekilde duyurmaya başladı. Mastering’i tarzının öncü gruplarından biri olan Orchid’in gitaristi Will Killingsworth tarafından yapılan ve şu anda Florida’da 500 adet basılan çift plak (bu plak aynı zamanda Byzantion Records’un ilk ve belki son ürünü olma niteliği taşıyor) aslında 06-07 yıllarında Kanada ve Amerikalı iki etiket tarafından ortak bir çalışma sonucu basılacaktı. Anlatmakta zorlanacağım garip hikayeler sonucunda plağın basımı iptal olmuştu. Bunların dışında Malezya’dan ve San Francisco’dan kaset, İsviçre’den CD-R ve çeşitli farklı yerlerden bir dizi kayıtlarımız basılmıştı. Bize özel bir şey değildi. Avrupa/Amerika alt kültür organizasyonu biz içine girmeden çok önceleri sağlam temeller üzerine kurulmuş, herkesin birbirini tanıdığı bir organizma haline dönüşmüştü. Oldskool Myspace’in patlaması ve akabinde Facebook’a geçilmesi yeraltındaki bu hatların kimliksel anlamda belirginleşmesine yol açacaktı.

Söylemeden geçemem; Muhteşem insanlarla çalıştım. Acısıyla tatlısıyla pek çok anıya sahip olduğum için kendimi şanslı hissederim her zaman. Hepimiz üretkenliğimizin doruklarını yaşıyorduk. Nsoti dağıldıktan sonra davulcu Ercan Akkaya, gitarist Onur Güzel ile birlikte Bitmap Workshop’u, sonrasında ise Foton Kuşağı’nda uzun süre beraber çalacağım Paul Osterlund’un eklenmesiyle Taratarama’yı hayata geçirdi. Nsoti’nin ilk vokallerinden, Truth We Defend, Never Reach Home, Lecture, Ultimate Blowup, Neglected ve adını hatırlayamadığım bir sürü muhteşem grubun kurucusu olan Uğur Yıldırım(onunla röportaj yapmanızı tavsiye ederim) benimle beraber Stevan Flipovic(gitarda Onur Güzel, bass Barış Sılay) ve Circuits Made Flesh(gitar Barış Sılay)’i hayata geçirdi, grubun basscısı Oğuz Erman benimle beraber Lost In Bazaar, Indefinite Time Period adlı gruplarda yer aldı. Ben bu grupların dışında Plaj, Akraba Evliliği&Sakat Çocuklar,Tecelli ve adını hatırlayamadığım, şarkıları yapıp kaydetmediğimiz bir çok projede yer aldım. Bir ara etrafımdaki her bir bireyin birbiriyle kurduğu en azından iki, üç grubu mevcuttu. Hepimiz muhteşem zamanlar karşısında ağır depresyonlar geçirdik. Hayat da böyle birşey değil mi zaten? İnersin çıkarsın, herşey parıltılıdır bir an için sonra siyah ve beyaz, bir karesin sonra bir yuvarlak, var olduğunu sandın aslında hiç bir zaman yoksun. Belki biraz karışık oldu, umarım sorularınızın yanıtını kendimce cevaplayabilmişimdir.

O günlere ait pek çok hikaye mevcut. Onlardan biri: http://www.futuristika.org/gazhane-tek-akorun-titresimiyle-yuvasi-bozulan-1000-karga/

Alper Erkut

2) Türkiye’deki müzik ve sanat sahnesi hakkındaki genel eleştirileriniz nelerdir? En sevdiğiniz ve en boktan bulduğunuz müzik grupları hangileridir? Neden?

Eleştirim hepimizin kendimizi bir bok sanması. Çalışmadan, çabalamadan birşeyleri başarabileceğimiz, harcanmadan, yitirmeden, yitirilmeden, üzülmeden, gözlerden yaşlar gelmeden, dişlerin sıkılıp damarların şişmeden, kaybetmeyi öğrenmeden kısacası acı çekmeden elde edebileceğimiz düşüncesine sahip olmamız. Küçük, kahverengi, klozetin deliğinden sonsuzluğa yollanmayı bekleyen bir bok. Sanki kimse sıçmıyor ve kimse kokmuyor, kimse sabah kalktığında osurmuyor ve herkes ufak dünyaları yaratıp dünyaları kurtarıyor. Aman allahım, herkesin personası eşsiz fakat maskenin arkasında kişisel yetersizliklerden kaynaklanan kırılgan boklu çocuksu bir tavır, geçmişin yansıması, çocukluk travmaları, iki şakşak ve bir iki sıvaz sonrasında unutulan bu mühim gerçekliğin döngüsel şekillerde, farklı tezahürler ile tekrarı. Sıçarkenki acizliğimiz, bu mikro hissiyatın yarattığı acizliği asit kullandığında sezimlemek, sezimlenen bu acizlik karşısındaki o muhteşem akışkan simetri ve bilinmezliğin içersindeki gizem. Sanki hepimiz inanılmaz farklılıklar yaratıp dünyayı daha iyi bir yer haline getiriyoruz, yaptığımız her şey birbirinin kopyası, devamı, öykünmesi. Elbette bu ayıp ya da utanılacak bir şey değil fakat aynı zamanda büyütülecek bir şey de değil. Belki ben heyecanımı yitirdim, belki yanlış düşünüyorum. 80’lerde darbelerden çıkmış, ondan önceki 50-60 sene topla, tüfekle insanların birbirine daldığı, ne doğulu ne batılı olabilen ezik psikolojierimizin esareti altında, türlü zorluklarla uğraşan müslüman topraklar üzerinde yaşan insanlar için belki fazla bile. Belki herkes elinden geleni yapıyor, belki malzeme bununla sınırlı, muhtemelen hepimizin daha çok zamana, tecrübeye, çalışmaya, denemeye ve kaybetmeye, bu kaybediş sonrasında gerçeğin soğuk yüzü ile tanışmaya ihtiyacı var. Yapraklar sonbaharda dökülür sonra tekrar açarlar, bir umuttur insanı yaşatan, ne demiş ünlü bir ozan; show must go on.

Birinin grubuna boktan diyebilmek için kendimi yeterli müzikal yetkinlikte görmüyorum. Ayrıca ne zaman benim zevklerim ve beğenilerim başkalarının zevklerinin üzerine çıktı ki? Herşeyin ve herkesin bir alıcısı var derler. Başkasının boktan bir şey yaptığını düşünüyor ve değerli zamanını bunun için harcıyorsan bu o durumun/kişinin/grubun değil de o değerli zamanı değersiz gördüğü şeyler için harcayan kişinin problemiymiş gibi geliyor bana. Dinlemekten hoşlandığım bir kaç grubu yazabilirim;

Karate, Queen, King Crimson, ZZ Top, Pink Floyd, Led Zep, Black Sabbath, Fugazi, Slint, The Cranberries, Radiohead, The Pixies, Khruangbin, Dinosaur Jr, Built to Spill, Nirvana, Husker Du, Fleetwood Mac, Rush, Pink Floyd, Creedence Clearwater Revival, King Diamond, Metallica, Lagwagon, Propagandhi, Radioactivity, Sheer Mag, Arcade Fire, Daughters, Danger, Wes Montgomery, Paganini, Jason Becker, Mozart, Schubert, Rachmaninoff, Erik Satie, Orchid, La Quiete, Funeral Diner, Daitro, Suis La Lune, Amy Winehouse, Michael Jackson bu liste uzar.

TR’de dağılmış olan bazı gruplar: Crunch, Burn Her Letters, Aqua Talk, Lecture, Never Reach Home, Ultimate Blowup, Sakatat, Neglected, Truth We Defend.

Devam etmekte olan metal grupları: Hellsodomy, Engulfed, Burial Invocation, Diabolizer. Tantana Records grupları: Eskiz, The Ringo Jets, Palmiyeler ve diğer bağımsızlar Haossaa, The Raws, Poster-Iti, Lifelock, Ria, Padme, Asperger, Hedonistic Noise, RFA, Secondhand Underpants vb.

3) Bir aralar sahnenin açık ara en aktif ve çalışkan tabiri caizse arı gibi organizatörüyken şu sıralar o şaşaalı ve muhteşem eski organizasyonlarınızı neden eskisi kadar göremiyoruz? Bu pasifleşerek betalaşmanızın ve sahneyi alfalara bırakmanızın sebebi nedir?

14 Nisan Pazar günü Kanadalı saykedelik rock grubu Zaum Mecra’da Humbaba ile beraber çalıyor. 21 Nisan’da Hırvatistanlı yakın arkadaşım Tena’nın yeni synth pop projesi “Secer” Arkaoda’da Noi adlı grup ile beraber sahne alacak. 15 Mayıs da Ria ve Pourbon’un eşlik edeceği gecede Romalı blackgaze grubu Seventh Genocide yer alıyor, bu konser Karga’da. Bu konserler Byzantion Shows kısmının 42,43 ve 44’üncü konser serilerini oluşturmakta. Bunların yanında yakında Burgazada Cennet Bahçesi sezonu açılıyor(kısmet). 15 Haziran da açılış partisi gerçekleşebilir. İç savaş çıkmaz, bombalar patlamazsa, fakirlikten kudurmazsak peşi sıra diğer etkinlikler açıklanır diye düşünüyorum (herşey olabilir). 6-7 Temmuz da Byzantion Fest’in 8incisi gerçekleşecek(umarım). Yakında açıklanacak programda Finlandiya’dan bir adet punk rock grubu, Yunanistan’dan bir adet saykedelik rock grubu ve yerli sahneden bir çok grubun yer almasının yanı sıra, ikinci günü tamamen DJ performanslara ait olacak. Bunların yanında olgunlaşmayı bekleyen oluşumlar, albüm kayıtları ve projeler mevcut. Sosyal biri olduğumu söyleyemem, sosyal medyayı ise pek etkili kullanmayı başaramıyorum, hayatımı orada yaşamıyorum. Kısa bir askerlik macerasından sonra kişisel alanımda kendimi geliştirip, kendimle başbaşa kalmak hoşuma gidiyor. Okuyorum, izliyorum daha fazla öğrenmeye ve anlamaya çalışıyorum. İçimden geldiği zaman davul çalışıyorum, içimden geldiği zaman başka şeyler. Sürekli birilerine bir şeyler ispatlama yarışına giremem, 15 senedir kendi sevdiğim işleri yapmaya, bu işlerle varolmaya çalıştım, bir şeylere ucundan köşesinden katkım olduysa ne mutlu bana. Herkese kendi oyununda başarılar dilerim.

Alper Erkut

4) Organizatör olduğunuz dönemlerde sizi sevmeyen bir kesimin oluştuğunu düşünüyor musunuz? Hiç bir grubun hakkını yediğinizi veya hak ettiğinden fazlasını verdiğinizi düşündüğünüz oldu mu?

Açıkcası kendimi ne bir organizatör olarak görüyorum ne de bir müzisyen. Organizatörden önce gerçek bir müzisyen olabilmeyi dilerdim, nitelikli bir eğitim almayı, aklıma gelen progresif partisyonları, duygusal arabesk melodiler eşliğinde hayal ettiğim estetikte aktarmayı isterdim. Gelen yabancı grupların hiç birine teklifi ben götürmedim, özellikle İstanbul da çalar mısınız demedim. İçimden geldiği için, yapmakta olduğum işi sevdiğim için bu işlerin peşinden koştum. Müziği seviyordum ve o anları paylaşmayı. Onlar beni buldu, bana yazdı ben de durumun gerçeğe dönüşmesi için onlara yardım eli uzattım, hepsi bu. Bu işleri yaparken cebimden para çıktığı oldu, aynı şekilde kazandıklarım ve kazandırdıklarımda, bu normal bir durum. Özellikle egonun yoğun şekilde işlediği sanat ortamlarında iş yaparken sizi sevenlerin olabileceği gibi sevmeyenlerin olmasını da kabul etmeniz gerekmekte. Herkes tarafından kabul görmeyi bekleyemez ve her bir birimi kazanamazsınız. Beş birim varsa bazen iki bazen üç birimden, bazen ise bir birim için hepsinden feragat etmeniz gerekebilir. İletişimden kaynaklanan problemler olmuştur fakat özellikle düşünüp, kurgulayıp bir grubun hakkını yediğimi düşünmüyorum. Neden öyle bişey yapayım ki? Dönüp baktığımda sanırım 12 grupta çalmışım. Sadece Foton Kuşağı ile yurt içi/yurt dışı 70’e yakın konserde yer aldım. Bu gruplarla çıktığım ya da bazı nedenlerden dolayı çıkamadığım konserlerde pek çok negatif durumla karşı karşıya kaldım. İyisiyle kötüsüyle her şey bütünü tamamlayan bir parça, hikayeye anlam katan etmenler. Her zaman doğru olduğu düşünülen adımları atamayabilir ve sürekli hoşunuza giden, pozitif şeyler yaşayamazsınız, emin olun ben de yaşamadım, öyle bir dünya yok. Mesela iki sene önce festivalimin bazı nedenlerden dolayı iptal edilmesi sonucunda hakkımın yenildiğini düşünüyorum fakat orada takılı kalmamayı tercih ediyorum. Yapmaktan hoşlandığım şeylerin gerçeğe dönüşmesi için savaşmaya, direnmeye çabalıyorum ve bu süreç içerisinde elbette hata yapıyorum. Hata yapmak öğrenmenin en iyi yoludur derler. Bunları yaparken başkaları ne der diye düşünerek hayatımı geçirmiyorum. Eğer ifade ettiğiniz sorunlar bu gibi şeyler ise bunları sorun edenlerin benim gibi değersiz bir şeyle uğraşmak yerine zamanlarını daha değerli işleri için harcamalarını tavsiye ederim. Yazının başında belirttiğim gibi; genel duruma bakıldığında pek çok şey benim için inanılmaz anlamsız geliyor, şu röportaj ve verdiğim cevaplar bile. Belki ben heyecanımı yitirdim, belki yanlış düşünüyorum, önemsiz.

5) Tight Aggressive enfes vegan burger’ler yaptığı, sabah akşam sergi düzenlediği aktif bir dönemden aniden çakılışa ve sıçışa neden geçti? Kapanma ve sıçış evresi nasıl gerçekleşti?

Tight Aggressive gezi döneminde bir ev atölyesinde kurulmuştu. Kendi adıma konuşmam gerekirse benim için kelime anlamı; çevresel faktörleri betimleyen unsurları ifade ediyordu. Kolektif aktif olduğu dönemde betimlenen sert ve agresif çevresel faktörlere atıfta bulunarak hak mücadelesinin birbirinden ayrı olmadığına, bir bütün olarak tüm sosyal kalemlerin (lgbt&hayvan&insan hakları vb) iç içe olduğu düşüncesinin insanlar tarafından irdelenmesi gerektiği noktasında kendi çapında toplumsal farkındalık çalışmalarında bulundu. Geziden önce, gezi sırasında, geziden sonra değişimi talep eden gruplar genel bir hak mücadelesi kavramı etrafında toplanmıştı. Neydi bu hak mücadelesi? Her şey insan için miydi? Yoksa insan empati geliştirip kendi ideolojisi dışındaki, kendine yabancı olan her sosyal kavramı rasyonel bir şekilde ele alıp kendi hak mücadelesini haklı bir zemine oturtup propagandasını bu haklı zemin üzerinden mi gerçekleştirmeliydi? Geziden çıkılmıştı, belirli psikolojik kazanımlar mevcuttu, herkes bir şeyleri değiştirebileceğini, hiç değilse kendi kazanımları ve benlikleriyle çevresine katkıda bulunup varolabileceğini daha çok hisseder hale gelmişti. Sanat yapma anlamında her bir bireyin kendi potansiyelini daha fazla zorlamaya başladığı, düşüncelerin birbiriyle çarpıştığı, yeni sentezlerin birbirini peşi sıra takip ettiği bu aktif zihinsel alışveriş dönemi esnasında üretimlerimizi kar amacı gütmeyi düşünmediğimiz bir üretim alanına taşımaya karar vermiştik. Kendi stüdyomuzda çalıyor, mekanın giderlerini karşılayabilmek adına kendi mutfağımızda pişirip satıyor, tişörtlerimizi, şortlarımız diktiriyor, kendi atölyemizde baskı yapıyor, kendi sergilerimizi düzenliyor, kendi organizasyonlarımızı ve festivallerimizi düzenliyor kısacası kendin yap kültürüne ait olan pek çok şeyi yaşayıp yaşatmaya çalışıyorduk. Belirli bir süre geçtikten sonra sırasıyla bombalar patlamaya başladı. Sultanahmet patladı, Taksim’in ortasında herifin teki kendini patlattı, ondan önce havalimanı patlamıştı. Enflasyonun git gide artması kar amacı gütmeyen bir organizasyon için işlerin zorluk seviyesini arttırıyordu. Bulunduğumuz sokaktaki tüm mekanlar kapatmaya başlamıştı, yabancı kesim ise İstanbul’dan ayrılıyordu. Son olarak darbenin gerçekleşmesi ve darbe sonrası yaşananlar, kendi aramızdaki tartışmalarımız ve psikolojik buhranlarımız bizi mekanı kapatma kararı almaya yönlendirdi. Tüm tartışmalarımızı ve ideolojik farklılıklarımızı bir kenara bırakarak ifade etmem gerekirse; Tight Aggressive de beraber çalıştığım kişilerin nitelik özellikleri eşsizdi. Mekan olarak son bulsak da herkes kendi üretimlerine öyle ya da böyle devam etti. Hepsine bana katlandıkları ve kazandırdıkları için teşekkür ederim.

6) Sahne içerisinde en sevdiğiniz insan kimdir, neden?

Bence sahne dediğimiz şey kişisel çıkarları ve ideolojik farklılıkları denklem dışı bıraktığımızda alt kültürün tamamı. Emek veren her bir birey kendi özelinde değerli. Her bir bireyin kendine has özellikleri, bakış açısı ve potansiyel dinamikleri mevcut. Farklılıklarımız olsa bile bu farklılıkları kabullenip yolumuza devam etmeliyiz. Sevgiyi, tutkuyu, hırsı ya da buna benzer soyut kavramları yaratan etmen bu farklılıkların her birimizin içinde varolması. Farklılıklarımızı bastırmamalı, onları halının altına süpürmemeliyiz. Onlar varlar. Her bir birey kendi kişiliğini yaşamalı, sevgiyi bu farklılıklar içerisinde aramalı diye düşünüyorum. Belki sorunun cevabı bu değil fakat elimden gelen bu kusura bakmayın.

7) Seneler öncesinde Dorock XL’da yaşadığınız dehşetül vahşet anları ifşa ederek paylaşmanıza rağmen halen daha bundan ders almayıp aynı dayağı aynı yerde yemeye devam eden EĞİTİLMEZ insanlara ne söylemek istersiniz?

Bir değil iki değil sürekli oluyor. Yaşadığımız o olaylardan sonra telefonuma gelen bir aramada tetikçiler tarafından tehdit edilmiştim. Tetikçiler gönderiyi silmemi aksi taktdirde mekanımı basacaklarını ifade etmişlerdi, manyakça değil mi? Manyakça fakat aynı zamanda şaşırtıcı gelmiyor dolayısıyla alışılagelmiş, beklendik. Pek bir şeyin değişeceğini sanmam. Popüler sanatçılar sahne alır, toplum talep eder, bar dolar olanlar unutulur. Bir sıvaz, iki şakşak. Alan memnun veren menun yani. Sanatın, sanatçının görevi neydi? Adorno şöyle der; sanatın işi; seçeneklere ışık tutmak değil, insanın kafasına durmaksızın silah dayayan dünyanın gidişine salt kendi formuyla direnmektir. Kafasına durmaksızın silah dayanan bu toplum hak ve adalet mücadelesini hangi sosyal alanlarda aramalıydı? Mesela; kedileri sevmeyi meşrulaştırırken ineklerin memelerine demir konstrüksiyonlar takıldıktan sonra bilincli ya da bilincsiz şekilde toplumda talep görmesi sonucu süt miktarının arttırılması işlemlerine razı göstermek, onlar zaten kesilmek için dünyaya getiriliyorlar demek rasyonel bir düşünce ürünü müydü? Ya da faytona binmeyin atlar ölüyor derken rakı balık masasında her türlü deniz canlısını gömmek söylemin altını boşaltmıyor muydu? Hak mücadelesi nasıl bir zemine oturtulmalıydı? Gittikçe rasyonelleşen modern dünyanın materyalist düşünce sistemi içerisindeki diyalektik ahlaki açılardan hangi normlarla beraber el ele kol kola yürümeliydi? Ahlak hak ve adalet mücadelesi için gerekli miydi? Kültürel alışkanlıklara bağlı kalmak muhafazakar bir eğilim değil miydi? Hızlı bir şekilde evrim geçiren maddesel dünya için saplantı sayılmaz mıydı? Bilinçli toplum endüstrinin kaderini belirleyebilir miydi? Kim muhafazakardı? Kim daha progresif liberal bir düşünür? Kim akıllıydı? Kim aptal? Piyasa için önemi var mıydı? Benim de pek bir boktan haberim yok doğrusu.

8) Burgazada’daki Cennet Bahçesi’ni keşfedip bağlantıları büyük bir uğraşla can hıraş kurduğunuz dönemden sonra Peyote’nin bu bölgeyi ele geçirmesi ve sizin organizasyonlarınızın sekteye uğraması hakkında bir kızgınlığınız var mı?

Byzantion Fest’in 6’incisini gerçekleştirdikten hemen sonra, Peyote sahiplerinin sezonluk kiralama talebi üzerine mekanın sahibi ile görüşme ayarlamıştım. Anlaşmalar yapılırken hepimiz aynı masadaydık. Onlara uzun süredir üzerine düşündüğüm bir festival kurgum olduğunu, yurt dışından beş adet müzik grubu getireceğimi, bana yardım etmelerini söylemiştim. Onlar mekanı kiralayıp işlerine bakacaklardı, mekan sahibi kiralanan mekan sonrası parasına bakacaktı, ben ise sürekli hale getirdiğim festivalimin daha nitelikli versiyonunu hayata geçirme şansına sahip olacaktım. Paralar ödendi mekan kiralandı, içerisi en baştan dizayn edildi, her şey yenilendi. Akabinde yaparız abicim, ederiz abicim, sen bizim kardeşimizsin diyenler sözlerinden dönmeye başladı. Tahmin edebileceğiniz klasik muhabbetler sonrasında olması gereken tarihte gerçekleştiremeyeceğimi anladığımdan dolayı bir seneye yakın süredir kurguladığım organizayonu iptal etmek zorunda kalmıştım. İptal ettiğim festival içerisindeki yerli gruplara teker teker konserler düzenleniyor onlar üzerinden masraflar temin edilmeye çalışılıyordu. Hatırladığım kadarıyla 2017 yazıydı, o sene x yerdeki festival benim festivalin afiş estetiğinin aynısını (aynı kişi yapınca haliyle) ve içerik anlamında benzerini çakmadan hemen önceye tekabül ediyor diyebilirim. Cash rules everything around me, ne diyebilirsin ki? Kimseye kızgın değilim. Zaten kızgın olsam kime ne yararı var? Aptal aptal muhabbetler. Acınası hayatlarımız içerisindeki acınası ufak tefek detaylar. Buna benzer durumlar olduğu zamanlarda olayın yarattığı psikolojik kırılmalardan dolayı üzgün, karşındaki kişi ya da kişilere ise nefret besleyebiliyorsun fakat sonrasında geçiyor. Her şey gelip geçici, dünya dönüyor, hayat devam ediyor.

9) İlerleyen dönemlerde sahneye yönelik projeleriniz var mı? Varsa neler?

Uzun süreli planların bu ülke toprakları üzerinde işlemediğini düşündüğümden dolayı hayatımı olabildiğince kısa süreli planlar oluşturarak yaşamayı tercih ediyorum. Uzun süreli planlar yaparsanız eğer hayal kırıklıklarıyla yüzleşme olasılığınızın yüzdesi artıyor. Bundan dolayı kısa süreli planlar yapmaya çalışıyorum. Kısa süreli planlar bile riskli, hayatta her şey çok hızlı bir şekilde değişiyor. Bence en güzeli zorda olsa anı yaşayabilmek, anda oluş biçimini bir prensip haline getirebilmek. Daha ne kadar yaşarım bilmiyorum fakat yaşadığım sürece yapmayı sevdiğim şeylerin peşinden koşmaya, kendi penceremden baktığım gerçekliği bükmeye, gücümün son noktasına kadar değişime, yani kaosa, yani yıkıma ve tekrar yapımına katkıda bulunmaya devam edeceğim. Hepimiz devam edeceğiz.

Alper Erkut

10) Bant Mag mi Rotting Scene mi? Rotting Scene ailesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben iki karşıt kavramın çatışmasıyla yeni kavramların ortaya çıktığına, bu çatışma durumu sonucunda soyut düşüncenin ilerleyiş biçimine doğrudan katkı verdiğine inanıyorum. Varolan düşünce ya da bastırılmış dile getirilemeyen düşünce karşıt düşüncelerle durmaksızın çarpışıyor, bu süreç durmaksızın devam ediyor. Düşüncelerin çarpışması sonucu hali hazırda var olan maddesel ve bastırılmış tinsel düşünce mekanizması biçim kazanıyor. Tinsel dünyanın bastırılmış hissiyatları kendilerine aralanan kapıdan geçip maddeye dönüşmek için sabırsızlanırken, maddesel evrende ise yeni materyaller ya da hali hazırda kabul görmüş olanlar kullanım pratiklerini sergileyebilmek adına tinsel dünyadaki en baştan çıkarıcı numaralarını sergilemekten kendini alıkoymuyor, kabul görmek veya tahtını kaybetmemek için elinden geleni yapıyor. Ortada olan materyaller ve bastırılmış manevi düşünceler tekrar ve tekrar tartışma konusu olarak toplumsal bilinçte sahneye çıkıyor. Gündeme gelen düşünceler toplum tarafından yanlışlanıyor ise tarihin tozlu sayfalarında tekrar dirilmek üzere kendine yer buluyor. Bazıları ise kabul görüyor ve tekrar yanlışlanıyor ve bu işlem döngüsel anlamda kendi kendini yiyen bir yılan (ouroboros) gibi adeta kendi kendini tekrar yaratıp sonsuzluğa, yeniden varoluşa atıfta bulunuyor. Unutmamak gerekir ki düşünce yanlışlansa veya doğrulansa bile asla yok olmuyor. Zaman içerisinde biçim değiştirerek tekrar evriliyor ve tekrar aynı işlemlere maruz kalıyor. Algı düzeyimizin yetersiz kaldığı bu kozmik bütünsellik içerisinde yer alan zıtlıkları kabullenerek ilerlemekten başka çare kalmıyor. Öyle ya da böyle deneyeceğiz, deneyimleyeceğiz, tecrübe edeceğiz ve tüm zıtlıklara maruz kalıp ilerleyeceğiz. İstesek de istemesek de…